EMİNE ANNE

Cemil Bey’in makam odasının kapısı çalındı. Belli belirsiz bir tıklamaydı bu! Cemil Bey aldırmadı. Yine aynı tıklama…
- Gir!
-………..
- Buyurun, girin…
Kapıdan Cemalettin’in başı göründü…
- Ne var Cemal? Ne istiyorsun?
- Şey, müdürüm…
- Geveleme Cemal! Ne istiyorsan söyle!
- Koridorda bir Yaşlı teyze, iki gözü iki çeşme ağlıyordu.
- Eeee…
- Kendi kendine de söyleniyordu. Sanki birilerine beddua ediyordu.
- Şu bedenin de içeri girsin hele! Boyun fıtığı olacaksın. Hah şöyle…
Cemalettin bir yandan sırıtıyor, öte yandan da elinden tuttuğu yaşlı kadını içeri çekmeye çalışıyordu.
- Gel Anam, gel! Çekinme! Müdürüm senin sıkıntını giderir.
Yaşlı kadın, başı önünde geri gitmeye çalışıyordu. Cemalettin çekiyor, kadın çekiyordu. Cemil Bey ayağa kalktı. Önlerinde durdu.
- Gel annem, gel! Gel hele, otur şuraya!
Cemil Bey, yaşlı kadını masasına yakın koltuğa oturttu. Karşısına geçti. Ellerini masaya dayadı.
- Hoş geldin Annem. Nasılsın?
Yaşlı kadın başını kaldırdı. Cemil Bey’e baktı. Yemyeşil gözleri Cemil Bey’in üzerinde gezdi. Tekrar başını eğdi. Cemalettin kapının aralığında gülüyor, göz ucuyla arada bir bakan yaşlı kadına, anlamlı anlamsız işaretler yapıyordu, Cemil Bey, Cemalettin’e baktı. Cemalettin sırıttı. Acıyan bir ifadeyle başını salladı. Cemil Bey de gülümsedi.
- Ah Cemalettin, Ah…
-Ne edeyim Müdürüm, bu dairede gariban babası bir siz varsınız. Ben de aldım size getirdim. “Sana ancak bu adam yardımcı olur annem” dedim. Demedim mi annem?
Yaşlı kadın başını kaldırdı. Cemalettin’e öyle sıcak baktı ki Cemil Bey eridi sanki…
- Dedin ya! “Bu Müdür baba adamdır” da dedin.
Cemalettin, çok mutlu olmuştu. Ardından,
- Allah’ına kurbanım senin, benim koca müdürüm…
- Cemal!.. Haydi, sen çık dışarı! Anneyle bizi yalnız bırak! Seninle sonra konuşuruz.
- Emrin olur müdürüm… Büyük adamın hali de başka oluyor canım…
-Cemal!!!
Cemal geri döndü.
- Emret müdürüm…
İkisi de gülmeye başladı. Yaşlı kadın şaşkın şaşkın bakıyordu. Cemalettin bir yandan gülüyor, diğer yandan konuşmaya çalışıyordu.
- Allah’ıma, Kur’an’ıma yemin olsun ki siz…
Cemil bey sözünü kesti.
- Haydi Cemal, işine bak… Ha , dur!..
- Annem sana ne ikrâm edeyim? Hava çok sıcak… Ter içinde kalmışsın. Ha, ne ikram edeyim?
- Zahmet etme evlât.,.
Evlât derken gözleri dolmuştu sanki… Cemil Bey’e baktı.
- Ne zahmeti annem… De hele!
- Bir bardak su içeyim. İçim yanıyor.
- Cemal…
- Emret Müdürüm!
- Bize iki Meyan şerbeti…
- Hemen…
Cemal bir anda ortadan kayboldu. Cemil Bey arkasından bağırdı.
- Kendine de al ha!
-…….
Baş başa kalmışlardı. Bir süre sessiz kaldılar. Cemil Bey sessizliği bozdu.
- Adın ne anne?
- Emine evlât…
-Annemin adı da Emine’ydi. Mekanı cennet olsun.
Bakıştılar. Emine Anne başını önüne eğdi. Cemil Bey masaya geçip makamına oturdu. Bu kez sessizliği Emine Anne bozdu.
- Şey, ben ta Alaköy’den geldim. Alaköy’ü bilir misin?
- Bilirim… Görevim gereği bütün Hatay’ı şehir şehir, belde belde, köy köy dolaştım. Hem de birkaç defa…
Gözleri ışıldadı.
- Demek Alaköy’e geldin… Çok güzeldir bizim köy… Vallahi…
Cemil Bey, bu samimi ve candan davranışı iliklerinde hissetti. Hele Emine Anne’nin gözleri… Yemyeşil… Güneşten esmerleşmiş yüzünde ışıl ışıldı…
- Ee, söyle bakalım… Kocan…
- Sizlere ömür…
- Ya… Mekânı cennet olsun… Oğlun, kızın…
Başını önüne eğdi.
- Olmadı. Yok.
Odada soğuk rüzgâr esti. Sustular. Sessizliği Cemalettin bozdu…
- Evet, Çaylar… Şey, yani, “meyanlar” diyecektim. Buyurun…
Gülüşmeler arasında meyanlar içildi… Cemalettin koltuğa kurulmuştu.
- Oh, elhamdülillah… Geçmişlerinin canına değsin Ağam!
-Cemal!!! Ağa da kim oluyor?
- Şey, yani, alışkanlık beyim…
- Efendim, ne?.. Beyim mi?
Cemalettin utandı, Ayağa fırladı…
- Ben çıkayım müdürüm… Koridorda temizlik yapacağım. İzninizle…
Cemil Bey ayağa kalktı. Karşı koltuğa oturdu. Gayet samimi bir tavırla:
- Hayırdır anne, seni bu kadar üzen olay nedir?
- Muhtar beni valiliğe yolladı. Yaşlılık maaşı bağlanacakmış… Geldim. Dediği yere gittim. Elime bu kağıtları tutuşturdular. “Doldur, getir!” dediler.
– Eee, ne var bunda?…
- Çok şey var… Ben nasıl doldururum bunca kağıdı?
- Doğru…
-“Şeye git” dedi o cazı…
- Kim?
- O cazı…
-Annem!!!!
- Kusura bakma Müdür Bey… Alışkanlık. Cemal efendi gibi… Alışkanlık…
- Kapıda arzuhalci mi, ney varmış… “Git o doldursun.” dedi. Gittim. O da parasız doldurmazmış… Bende para ne gezer?
- Olabilir…
— Valiliğe geri gittim. O cazı var ya! Bana :”Git başımdan be! “dedi. “Kime doldurtursan doldurt! Bana yanlışsız getir, ha!” deyip bir de azarladı…
Gözleri dolmuştu. Cemil bey:
- Üzülme… Sıkma canını…
- Odaları gezdim. Kime gittiysem: “Git başımdan! Dedi. Sonra ben de başladım, beddua etmeye… Cemal Efendi ilgilendi benimle… Allah ondan razı olsun. Size getirdi… İşte böyle…
Cemil Bey kağıtları aldı. Makamına geçti. İnceledi. Telefonu tuşladı.
- Arayan olursa bağlama kızım. Makamda değilim.
Sonra zile bastı. Cemalettin koşarak geldi.
- Buyur Müdürüm, Emret.
- Bana Serpil Hanım’ı çağır. On dakika sonra gelsin. Sen de gel!
- Tamam Beyim…
- Cemal!
- Tamam, müdürüm…
- Anne sen otur; ben senin kağıtları halledip geleyim.
- Allah senden razı olsun…
- Senden de…
————————-
Bütün işlemler kısa sürede tamamlandı. Serpil Hanım temize çekti. Cemalettin işlerin takibini bitirdi. Emine Anne’nin keyfine diyecek yoktu. Birer meyan şerbeti daha içildi. Dilinden duaları eksik etmeyen Emine Anne yolcu edildi.
—————————-
Bu olayın üzerinden aylar geçmişti. Cemil Bey’in tayini Kırşehir’e çıkmıştı. Hani “çalışan adam yaramaz adamdır. “ derler ya, Cemil Bey de yaranamamıştı, Ama umurunda değildi. Alışıktı böyle sürgünlere… Cemalettin ve pek çok memur, bu sürgünden dolayı iş yapamaz hâle gelmişti. Bu ortamda Cemil Bey’in sesi koridorda inliyordu.
- Cemal! “Cemal!” diyorum.
Aşağı kattan Cemal koşarak geldi.
- Bakıyorum, sen de beni terk ettin. Sürgün çıkınca bizi unuttun mu ne?
-Yapma Beyim, şey, yani müdürüm… Ben sizi terk eder miyim? Burnumu sıksalar canım çıkacak zaten… Bir de siz…
Cemil Bey kahkahalarla gülüyordu.
-Takma kafanı, ben gider gider gelirim. İdare mahkemesi ne güne duruyor orada… Beni beklemiyor mu?
Cemalettin’in gözleri parladı. Burnunu çekti, gözlerini sildi.
- İşe bak yahu… Şey Müdürüm…
-Aldırma, bu işler böyle oluyor. Arıların yuvasına çomak sokarsan… Cemal, benim masamda duran ne? Sen mi koydun onu?
- Ne? O ne ya? Vallahi ben koymadım müdürüm.
- Sakın bomba olmasın?
- Olur mu olur…
-Saçmalama… Ne bombası? Geç içeri de al onu!
Birlikte içeri girdiler. Masanın üzerinde yamalı bohça tabir edilen bir çıkın duruyordu. Cemalettin etrafında dolandı, baktı, baktı… Sonra parmağının ucuyla dokundu…
-Yumuşak bir şey… Ne olabilir? Bomba, değil; top değil, tüfek olamaz…
Cemil bey, Cemalettin’i kenara çekip çıkını açmaya başladı. Cemalettin çok heyecanlıydı.
-Müdürüm sakın…
Açılan çıkın onları hayli şaşırtmıştı. Cemil Bey, Cemalettin’i kolundan çekip masanın yanına getirdi.
– Ne görüyorsun?
-İki yufka sac ekmeği, iki parça peynir, iki kaşık tereyağı, biraz tuzlu yoğurt… Bu ne ya müdürüm?
- Hanımının sana hazırladığı azık olmasın? Haydi, saklama! Suçunu kabul et! Benim masada unuttun, şimdi de sahiplenemiyorsun.
Cemalettin’in dili tutulmuştu sanki… Şaşkındı…
-Vallahi değil Ağam, şey yani Müdürüm… Yıllardır beraberiz, benim iş yerine “azık”la geldiğim oldu mu? Ben de şaştım bu işe…
- Neyse takma kafana, bu günkü öğle yemeğimiz çıktı. Birlikte bir veda yemeği yeriz seninle…
-Yapma müdürüm… Beni daha fazla üzme!
Öğle paydosunda masanın üstüne çıkındakiler açıldı. Bir yanda Cemil bey, karşısında Cemalettin… Abi- kardeş sofradakileri yediler. Üzerine çay… Oh…
-Cemalettin, o yamalı bohçanın içini silkele, katla; sana emanet.
-Tamam müdürüm.
————————-
Vakit ikindiyi gösterirken Cemil Bey’in kapısı usulca çalındı.
- Gir!
-………..
- Buyurun, girin…
-………….
- Girsene kardeşim!
Kapı yavaşça açıldı. Geleni görünce Cemil Bey, kapıya koştu. Çok heyecanlıydı. Elini öpmek için eğildiği kişi Emine Anne’den başkası değildi.
- Hoş geldin Emine Anne… Beni nasıl mutlu ettin bilemezsin. Bu gün ben buradan ayrılıyordum. Seni gördüğüme nasıl sevindim bir bilsen…
- Biliyordum oğlum, duydum. Bu gün ayrılacağını söylediler bana… Alaköy’de herkese anlatmıştım seni. “Oğlum o benim, oğlum!” diyordum. Muhtar, dün bana geldi. “Duydun mu Emine Bacı” dedi. “Neyi” dedim. “Oğlunu sürmüşler Kırşehir’e” dedi… Oraya yığılmışım. Ne yapayım oğul… Dizlerim tutmadı. Sabaha kadar uyumadım. Sabah erkenden yola çıktım. Kapını çaldım. Ses veren olmadı. Bekledim, gelen olmadı. Cemalettin Efendi’yi arandım, bulamadım. Gittin sandım. Açtım kapıyı, girdim içeri. Çıkını masana bırakıp gittim. Köye vardım. Muhtarı buldum. Seni sordum. Muhtar da öğleden sonra Valiliğe gidecekmiş. “Gidip bakalım mı ?”dedi. “He” dedim. Hem çıkınımı alırım. Hem belki seni görürüm diye umutlandım. Şükür Allah’ıma seni gördüm.
Cemil Bey’in gözlerinden iki damla yaş süzüldü yanaklarına… Cemalettin kapıda taş kesilmiş… Gözyaşlarına boğulmuş…
- Niye zahmet ettin Ana?
- Ne zahmeti oğul… Zahmet olur mu hiç… Evimde ne varsa koydum çıkına, düştüm yola… Ben İhtiyarın, başka bir şeyi yoktu ki… Tuz- ekmek olsun istedim.
- Allah senden razı olsun. Öğleyin Cemal’le beraber yedik. Hakkını helal et!
- Helal olsun… Sende helal et… Dünya – ahret oğlum oldun sen… Rabbim bana hiç evlât vermedi. Ama şu son demimde seni çıkardı karşıma, ama sen de gidiyorsun.
- Gene geleceğim ana, üzülme sen! Gene geleceğim.
Kapının dışında gözyaşlarına boğulmuş Cemalettin ileri atıldı.
- Gelecek, gelecek… Şey ana be, Tereyağı da ne güzeldi ya! Yağ gibi kaydı gitti! Yufka da amma ince açılmıştı ha! Off, offf….. B u da yamalı bohçan, al!
Gülüştüler.
Antakya – Hatay İl Milli Eğitim Müdürlüğü

Dedem Korkut- Fahrettin Dönmez

İçeriği aşağıdaki sekmelerle değiştirebilirsiniz.

Dedemkorkut

Dedemkorkut Son yazıları (hepsini göster)