-Araştırma-İnceleme-
MUSTAFA CEYLAN
****************************

HABABAM SINIFI VE MAKALİZM

Tahir Kutsi Makal, sadece kendine ait ilkeleri bulunan ve o ilkeler etrafında bilinçli bir yaşama motifini ilmik ilmik işleyen ve adını “makalizm” olarak koyduğum bir fikir sisteminin kurucusuydu.
Neden mi?
Alın onun “Benim Gizli Yazılarım” isimli kitabını baştan sona bir okuyun. Bakalım ne göreceksiniz?
Göreceğiniz bana göre şudur:
Hayat yaşanmaya değer, güzeller sevilmeye ve öpülmeye değer, insanlar barışa değer. Bütün bunların mihverinde ise sadece tek bir şey var: Sevgi…
Makalizm bir sevgi sistemidir.Sevginin sistemleşmiş ve şair dilinde yerleşmiş, yazıların da ve şiirlerinde dile gelmiş bir sevecen halidir…Hoşgörü sınırlarını zorlamayan ve insanları olduğu gibi kabul eden, hataları değil de başarıları ön planâ çıkaran bir sistem…

Herkese, hattâ kendisine düşmanlık yapana dahi yardım elini uzatmasını bilen bir sistem.Alan el değil, veren elden yana tavır koyan sistem… “Hababam Sınıfı’nın yazılışıyla alâkalı yazıyı, okuyun baştan sona bu gerçeği göreceksiniz… Kendini büyük yazar diye yıllarca kamuoyuna “satan” nice ismin cüceliğini görecek ve onlara dahi yardım eden bir Tahir Kutsi’yi tespit edeceksiniz…

Makalizm, halkçı bir sistem değil halkın kendisi olan bir sistemdir. Dertlerin tespitini ve sebeplerini ortaya koyduktan sonra, çareyi gine kendi içinde ve halkla beraber bulan bir sistem… Fikir sistemidir… Dostluk üzerine inşaa edilmiş bir fikir sistemi…

“Dokunmanın Önlenemez Çekiciliği” yazısını ve “Edebiyat Konuşmak” yazısını Hababam Sınıfı ile ilgili yazıyla birlikte bu eserimize hiçbir kesintiye uğramadan aynen alıyoruz. Çünkü, bu üç yazı deminden beri söylediğimiz Makalizmin gerçek karakterini ortaya koymaya yetmektedir. İşte büyük büyük fikir ve dava adamları böyledir. Başkalarının uydusu ve taklitçisi-takipçisi olmak yerine kendi misyonlarıyla, tecrübeleriyle ve düşünceleriyle kendilerine has fikir sistemlerini, ekollerini ortaya koyarlar…

Tahir Kutsi’yi biz ustalar ustası diye ilân edip ona artık fahri prof’luk ünvanının verilmesini isterken, boşuna istemiyorduk. Kendi çizgisini çizen ve kalıcı olan eserler veren bir yazar, bir şair ve halk bilimcisi olduğu için istiyorduk…
Şimdi bahsettiğim yazıları okumaya ne derdiniz?

İşte o yazılar:

“HABABAM SINIFI”NI NASIL YAZDIM?

Tahir Kutsi MAKAL

“Hababam Sınıfı” aldı yürüdü. Önce “Dolmuş” dergisinde tefrika edilmişti. Sonra kitap oldu, piyese çevrildi, filmi yapıldı, müzikal oldu. Yazarını da bir hayli zengin etti. Daha önce yan – yampiri yürüyen yazarı fiyakalı gezer oldu.

“Hababam Sınıfı” ilk yayınlanmaya başladığında Rıfat Ilgaz, perişan durumdaydı. Verem illetinin pençesindeydi. Öğretmenlikten uzaklaştırılmadan önce proventoryumda yatmıştı. Sonradan Halil Lütfi Dördüncü’nün Cağaloğlu’ndaki Tan apartmanının zemin katında kömürlükte yatmaya başlamıştı. Öksürür, tıksırır dururdu. Benim yurt haberleri şefi olarak görev yaptığım “Yeni Gazete” de düzeltmenlik yapardı. Ben de o sıra matbaanın küçük odasında kâğıtların üzerinde uyurdum. Gece çalışır, sabah öğleye kadar okula giderdim.

Cıva gibiydim. Dur-durak bilmezdim; yorulmak bilmezdim. Büyük bir açlıkla okur, her işe koşardım. İstanbul’a gelmeden önce daha Denizli Lisesinde iken, yazılarım “Yücel”, “Varlık”, “20. Asır” gibi dergilerde yayınlanırdı. İki yarışma kazanmıştım. İstanbul’a gelince de kısa zamanda dost çevresi edinmiş, bir derginin yönetimi eline almış, ilk kitabım olan “Fakir İşi”ni 20 yaşımda iken yayınlamıştım. “Fakir işi”, geniş yankı yapmıştı. Yaşıtım şair ve yazarlar yanında Rıfat Ilgaz gibileri de çalışmalarımı gıpta ile izlerlerdi.

Halil Lütfi’nin Gökşin Sipahioğlu ve Ayhan Cecan ile “Tan”ı kapatarak ortak çıkardığı “Yeni Gazete” uyuşuk Babıali’ye yeni bir heyecan getirmişti. Sonradan yayınlanan “Günaydın” ve “Güneş” gazetelerinin atılımına benzer bir atılımla çıkmıştı. En çok satılan üç-dört gazetenin arasına girmişti. Okuyucunun ilgisini canlı tutmak ve güvenini sarsmamak için bütün ekip canavar gibi çalışıyorduk. Can Kaya İsen Yazı İşleri Müdürü, Kayhan Türkçü Haberler Müdürü idi. Sık sık toplantılar yapardık. Toplantılara tashih servisinden en çok iki kişi katılırdı. Rıfat Ilgaz ile birlikte Şükran Kurdakul ve Nihat Tunalı tashihte idi. Okuyucunun en çok şikâyeti düzeltme yanlışlarından gelişiyordu. Hemen her toplantıda konu gündemde idi. Düzeltmenlerden toplantıya kim katılmamışsa kabahat onun üzerine yıkılırdı. Genellikle Rıfat Ilgaz gelmezdi toplantıya ve hedef de o olurdu.
Can Kaya yahut yardımcısı Sadullah Usumi, Rıfat Ilgaz’ a sitem ederlerdi.”Olmuyor abi” derlerdi, “Bu iş yürümüyor.” Rıfat Ilgaz mürettiphanenin bitişiğindeki küçük düzeltme odasına iner, toplantıdan habersiz, durumu arkadaşlarına açardı. O gece yahut ertesi gün Rıfat Ilgaz bana surat asar, benimle “Aziz Nesin dedikodusu” bile etmezdi. Ilgaz’ ın “adamı” İdare Müdürü Haluk Yetiş bir ara beni çağırır, çay ısmarlardı.

-“Yahu Tahir Kutsi, şu Rıfat’la uğraşmayı bırak artık! ”
-“Hayrola abi? ”
-“Şikâyet etmişsin onu.”
-“Ne demişim ki? ”
-“Komünisttir! demişsin toplantıda”
-“Ne var bunda, onun komünist olduğunu bilmeyen mi var? Kaldı ki toplantıda Rıfat Bey’ i ben değil, arkadaşları şikâyet ve tenkit ettiler..”

Rıfat Ilgaz, “komünizm propagandası yapmak suçundan” hüküm giymişti. Şükran Kurdakul’ da aynı suç yüzünden girdiği hapisten yeni çıkmıştı. Son zamanlarda Denizli Cezaevi’ nde yattığını telmih ile bana “hemşerim” derdi. Nihat Tunalı da komünizm propagandası yapmak iddiasıyla koğuşturmaya uğramış, sanırım 1951’ de Nazım Hikmet’ i kurtaran afla paçayı sıyırmıştı. İmzalı yazı yazmadıkları, gerçek isimleriyle ortaya çıkamadıkları için müsahhihlik yaparlar, fırsat buldukça birbirlerini gammazlarlardı.

Rıfat Ilgaz özellikle Aziz Nesin’ i çok kıskanırdı. O dönem Aziz Nesin, günlük fıkralar yazardı. Günlük fıkra yazan kişi her gün aynı kaliteyi tutturamaz. Aziz Nesin’ in yazısının kötü olduğu günler Rıfat Ilgaz, “Ben böyle yazıyı ayaklarımla yazarım” derdi. Etkili bir yazı çıkınca da bıyık altından gülerdi. “Hayrola” diyenlere “ben yazdım” der çıkardı. Çok zaman Aziz Nesin, evinden telefonla yazdırırdı. Yardımcılarım rahmetli hikayeci Niyazi Ispartalı ile Kâmi Suveren birkaç kere dikte ettiler. Düzeltme hataları yüzünden, ‘bırakın” dedim, ‘Rıfat Bey dikte etsin hem de eski yazı ile daha çabuk yazar, telefon meşgul olmaz..”

Aziz Nesin’ in yazısının orijinal metni kendisinde; Rıfat Ilgaz’ ın kaleminden çıkan ise müsveddeler arasında olur. Rıfat Ilgaz, “İspat et” diyene “işte ispatı” diyebilirdi. Bununla da yetinmezdi; haftada bir yazdığım “Konumuz Edebiyat” köşesinde Aziz Nesin’ in aleyhine yazmamı isterdi. Rıfat Ilgaz’ ın durumu Aziz Nesin’ in kulağına gitmiş olmalı ki “Rıfat Bey neden kaşınıyor? ” başlıklı bir hikâye yazdı. Sonra bu isimde bir de kitap yayınladı. Bir ara dargın kaldılar. Zaten hiçbir zaman yıldızları barışmamıştı. İkisi aynı gazetelerde “Baştan”, “Yeni Baştan”, “Marko Paşa” gibi marksist yayın organlarında çalışmışlardı. Dargınlık günlerinde Rıfat Ilgaz, yerli yersiz ortaya bir söz atardı:

-“Sen onun keçi hikâyesini bilir misin? ”

Arşivci Reşit Halil Gönç ve Kâmi Suveren gibi saflar, “Nasılmış o? ” derler, o da sümüğünü çeke çeke Aziz Nesin’ in ordudan çıkarılışını anlatırdı. Yine saflardan biri, “İyi ki atılmış ordudan, bak ne güzel mizah hikâyeleri yazıyor, uluslar arası ödüller kazanıyor” deyiverdi. Rıfat Ilgaz fırlayarak aşağı iner, Haluk Yetiş’ ten avans ister, Şükran ile Nihat’a “İdare ededurun” diyerek soluğu şarapçıda alırdı.
Sanırım şarapçıda tek başına şansına söverdi. Hayata beraber başladığı arkadaşları bir yerlere gelmişlerdi. Oysa kendisinin ne şöhreti vardı, ne serveti, nede makamı! Eşi, iki çocuğuyla ayrılmıştı. Bakanı-çekeni yoktu. Aziz Nesin’ in başarısı hergün onu kurt gibi kemiriyordu.

-“Ah hikâyeyi ben yazacaktım ki…”
-“Nasıl yazardın ya? ”
-“Daha komik unsurlar koyardım. Üslüba daha da önem verirdim…”

Şarabın verdiği ilhamla bir şeyler yazar fakat kimseye gösteremezdi. Birkaç gün gazetede görünmedi. Arkadaşları “Sızıp kalmıştır” deyip geçiyorlardı.”Tan” apartmanın en üst katında oturan Natuk Usta’ ya sordum. “Valla ağır galiba. Akşam çorba yollamıştık, sabah Nursen olduğu gibi alıp geldi…” Bu sözleri gazetenin sahibi Halil Lütfi’ de duymuştu. “Koş bak bakalım Tahir, evlat, ölüp kalmasın.. Bu yok zamanda başımıza iş çıkar da…” Cenaze masrafından korkuyordu.

“Sayın patron, biraz bir şeyler götürmek gerekir, emretseniz de para..”

Sözü kaptı ağzımdan:

“Bakmaz mısın yer içer hali yokmuş evlat! … Ne diye israfa kalkarsın? Ha, bak öldüyse belediye yakın oraya, haber veriver, belediyede sözün geçer senin..”
Hapishaneye götürür gibi bir paket “Birinci” sigarası aldım da gittim. Baktım, Rıfat Bey, yorgana bürünmüş habire yazıyor. Beni görünce şaşaladı. Yokluğumda arkamdan konuştuklarından yüzü kızardı. “Ben insanları insan olarak severim” dedim, ekledim: “Biz, Yunus gönüllüyüz ağam, der ki Yunus: Bir hastaya vardın ise, Bir yudum su verdin ise, Yarın anda karşı gele, Hak şarabın içmiş gibi…”

Güzel olmadığına inandığım için kimseye göstermediği hikâyelerini bana okumaya başladı. “Hastalık bahane, ben her zaman hastayım” derdi.

“Peki çorbayı niçin içmediniz? ”
“Halil Lütfi’ nin kulağına gitsin de inansın…”

Bir hikâye bitene kadar iki sigara içiyorduk. Yavaş okuyor, gerekli düzeltmeleri yapıyor, satırları karalıyordu. Her hikâye bitiminde ben, “Olmamış, yayınlanamaz, maksatlı, beğenmedim” gibi gerçekçi konuşuyordum. “Bizim Sınıf” diye diye bir hikâye yazmıştı. Okudu “Olmamış” dedim. “Amma da yaptın ha, buna Aziz imza koysa beğenirsin amma! ..”

“Aziz Bey böyle saçmaya imza koymaz ki! Bir kere adından başlıyor sakarlık, ikincisi dışardan bir adam gibi yazmışsınız. Hiç olmamış, hiç öğretmenlik yapmamış gibisiniz. Ayrıca öğrencilerin lâkapları da olmalı…”

“Ne gibi yani? ”
“Ne bileyim İnek Şaban gibi, Tulum Hayri gibi.”

Yüzünü astı, ağlayacak sandım. Tükürdü. Tükürdüğünden kan geldi. “Sigarayı at” dedim. Attı. “Ver hikâyeyi abi” dedim. Verdi. “Yarın alırsın” dedim.
Yarın, hikâye okuyan Allah için söyledi ki, “dört dörtlük” olmuştu. Her okuyan öğrencilik yıllarını hatırlıyor, halen okulda olanlar da “Dolmuş” dergisini elden düşürmüyorlardı. “Hababam Sınıfı” adıyla yayınlanan parçalar “Stepne” imzasıyla yayınlanıyordu. Bunun iki sebebi vardı: Rıfat Ilgaz, adını gizleyerek, nerde bulunduğunu emniyetten saklamak istiyordu. İkincisi, hikâyeyi kendisi yazmamıştı. Başkasının yazdığını “Dolmuş” un sahibi İlhan Selçuk’ a verirken yüzü kızarır diye benim götürmemi teklif etti. “Ayıp olmaz mı? ” dedim. Kemal Bayram Çukurkavaklı götürdü. İlk yazı için 15 lira vermişler. Sevinçten ellerini oğuşturarak odama geldi. Yeni yazıverdiğim “Hababam Sınıfı” bölümünü aldı, beş lira uzattı. Kendisine 15 lira verildiğini biliyordum., almadım “ayıp olmaz mı? ” dedim.

Hababam Sınıfı’ nın çok okuyanı olmuştur. Ama en çok okuyanı da Rıfat Ilgaz’ dır. Kitap olarak ilk baskısı da “Stepne” imzası ile yayınlanan eserin üslubunu kapabilmek için her bölümü Rıfat Ilgaz, yüzlerce kere okumuştu.”

İçeriği aşağıdaki sekmelerle değiştirebilirsiniz.

MustafaCeylan