Acı, bir gülümseme, kondu yüzüne, kararsız tavrı o kadar belirgin diki, tereddütlü bakışları ele veriyordu; zoraki gülüşünü, çektiği acılar yüzünü, örtercesine; güçlü ve mutlu görünme çabasındaydı. Kardeşlerinin üzülmesi diken gibi batıyordu; yufka yüreğine yaşamdan alabildiği kadar almalıydı nefesi… Dışarıda yeni bir dünyanın davetkâr görüntüsü onu alıp özlemlerine götürüyordu koşmak istiyordu… Kırlarda bayırlarda yaprağına dokunmak ağacın tavşanları kovalayıp utangaç kaplumbağalarla alay etmek istiyordu, sonra apıy reşo nın (reşit amca) bostanında karpuzları aşırıp görünmeden keçiboynuzu kayalıkların ardına gizlenip hocanın oğlu Fevzi çerçi şeğonun oğlu badinle karpuzların ortasını yeyip kabukları ve artıkları aşağı bayırın otlağında keçi binevşe ziyafet çektirmek. Keçi binevşin bir süre izledikten sonra elim sende deyip bayır aşağı koşarak soluğu köy meydanında alıp, kara taşın üzerinde soluklanırken bir sonraki durak büyük evin yamacındaki tulumbaydı Fevzi’yi badini geride bırakıp, tulumbaya ilk varan olmalı. Yazın bunaltıcı sıcağında, suyun cömert, serinliği tatlı bir huzurla buluşuyordu, kana, kana içilen suyun cennet tadını, içlerine sindirircesine… Güneşin yakıcı ışınları; su şakalarına davet getiriyordu, boylu boyunca ıslanırken nefes, nefese kalışları bile yüzlerindeki gülüşü erteleyemiyordu. Tulumbanın yamacında bekleyen fadile boş kovalarıyla beklerken, haylaz oğlanların gazabından korkuyordu, üvey annesinden yiyeceği, okkalı tokadın gözlerinde canlanması bile ürkütüyordu, fadilenin farkına varan, badin korktuğunu başına getirdi, fadile gözyaşlarıyla dilsiz bir ağıt yakıyordu. Fevzininde ilgisi yönelince zavallı kız, dünyaya kız olarak gelmenin acısını içine acı bir nefes gibi çekti. İki taraflı su bombardımanına tutuldu.
Yufka yüreği fazla dayamadı, aldı ellerinde zavallı kızı. Elim sende diyip koşmaya başladılar. Sonra bisiklet’te biniyorlar sırayla, kendisine sıra geldiğinde sanki gökyüzüyle buluşmuştu. Kırmızı bisiklettin direksiyonunda fırfırlar vardı. Pompalı kornası havalıydı. Bisiklettin sesi yaklaştıkça, birden irkiliyor, her zaman yaptığını, yapıyor kadife gülüşüyle, olumsuzlukları örtüyor. Tekerlekli sandalyesini görüyor ve… Babasının kırışık yüzünde zoraki gülüşünü, düşüyor yüzü, kum gibi dağılan cam taneleri gibi,
Annesi gözlerindeki kızarıklığı gizlemeye çalışarak; oğluna sarılıp, kokusunu yüreğinde hissediyor, kocasıyla beraber tekerlekli sandalyeye; sanki kırılmaya yüz tutmuş ağır bir vazo gibi itinayla yerleştiriyorlar. Kırılan hayalleri dağıldı; bütün hastaneye siyah kum taneleri gibi.
Biliyordu, annesinin zoraki gülüşünün ardındaki gözyaşını, bilmek istemiyordu. Babasının yüz kırışıklarında ilerleyen ter görünümlü, gözyaşı kalıntılarında biliyordu. Ne kadar çok şey vardı, hastalığından ziyade kendisine batan. İşte asıl bilmek istediği; kardeşleri dizilmiş bekliyordu; hastanenin kapısında. Yarım elmalar gibi gülüşleriyle, esmer tenlerinde, güneşin izi vardı.
Babası tekerlekli sandalyeyi sürüklerken, annesi sürekli oğlunu kontrol ediyordu. Boynu düşerse düzeltiyordu, eğer düzetmese boğula bilir, on altı yaşındaydı, altı yaşından beri kas erimesi denilen, çaresiz hastalıkla pençeleşiyordu. “Doktor on dokuzunu bulmaz diyordu”, anne, babası bu gerçeği biliyor, lakin kabul etmek çok zordu. Teknoloji gelişiyor, yaradan, umut kesilmez… Ömrünün çoğunu geçirdiği tekerlekli sandalyede; birçok özlemini boğmuştu…
Babası oğlunun balıklı gölünü, görme tutkusunu, gerçekleştirme arzusuyla, tekerlekli sandalyeye asıldı. En büyüğünden, en küçüğüne bütün aileyi sarmıştı; düşünceli keder
.
Ne kadar çok insan vardı, caddelerde, ne kadar çok araba var, yollarda ne kadar çok, benzin yakıyor arabalar, ne kadar çok ekmek, yiyor, insanlar
Caddenin bitiminde, mermer yapıların ihtişamıyla buluşurken, kocaman caminin avlusunda güvercinler, atılan yemler üşüşüyorlardı. Patika boyunca çiçekler eşlik ediyordu. Arı vızıltısı. Kelebekler, kısa ömürlerine aldırmadan, yaşamlarının tadını çıkaran doğanın eşsiz güzelliğinin vazgeçilmez sevimli canlılarıydı.
Tekerlekli sandalye ‘nin tekerlek cırtsı bile kulağa hoş geliyordu…
Sürekli boynu düşüyordu, annesi itinayla düzeltiyor, annesine; “lütfen burayı geçinceye kadar bana dokunma” annesi başını kaldırdığında, sebebi yüreğini dağlarcasına duruyordu karşısında. Elleriyle sıkıca kavradı tekerlekli sandalyeyi bildiği bütün duaları okuyordu içinde Allahtan oğlunu bağışlaması için yalvarıyordu.
Karşıda, sallanan elleri, gördü, bu eller aralarında badin ve fevzinin de olduğu şehre okumaya gelen köylerinin çocuklarıydı, oğlunun yüzündeki gülümseme yüreğine batmıştı boğulma pahasına arkadaşlarına mahcup olmamak için annesinin kendisine dokunmasını istememişti. Sevinçli olduğu kadar üzünç olan sahnenin ardında balıklı gölün kıyısında bulmuşlardı kendilerini,
Annesi, yüzünde zoraki gülüşüyle eğilip oğlunun başını düzelmeye çalışırken yüzünde bıraktığı gözyaşının farkında değildi, zar zor doğru tuğu parmak uçlarıyla annesinin yüzünde unuttuğu gözyaşını kuruttu, annesi alnına buse kondurup, kırılgan bir cisim’e dokunurcasına özenle saçını okşadı.
Bütün aile, balıkları izlemeye koyuldu. Gri renkli balıklar arasında, beyaz bir balık varmış. Onu görenlerin dileği kabul olurmuş. Bu yaşananlara bir son vermek için beyaz balığı görmeyi çok arzuluyordu. sadece kendisi değil anne ve babası da uzun süre baktılar, bütün aile düşüncelerini suya yazıyorlardı, içten içe dertlerini balıklara anlatıyorlardı.
Balıklara yem atılar, balıklar atılan yemlere üşüşürken, çocuklar seviniyordu balıkların kalabalığına. Annesinin yüzünde bir damla yaş kaydı, düştü göle aklında geçen bin bir düşünceden biriydi, gözyaşının zamansız akışın da yuvarlanan, evladı balık olsaydı yüzerdi sularda, yemlere üşüşürdü, bütün balıklar gibi, bir kuş olsaydı uçardı sınırsız gökyüzünde doğası gereği, ama şimdi… beyaz balığı göremediler üzülmeye alışmışlardı umut, umut başka çareleri yoktu köyün toprak yolunu tozutarak ilerliyorlardı iz bırakan tekerlekli sandalyenin ardındaki yılan kıvrımlarıydı sanki, babasının anlattığı özlemi körükleyen balıklı göl efsanesi düştü aklına ; “zamanında nemrut diye biri varmış, çok büyük cüsseli bir devmiş her şeyi ben yaratım deyip, böbürlenir, halka eziyet edermiş Allah’ı, yok sayarmış hz. İbrahim nemrutta karşı çıkınca hazretti İbrahim’i kalenin üst tarafındaki uzun sütunlara bağlamış altında ateş yaktırmış rivayette göre Hz İbrahim’i Allah yanına almış, ateş su olmuş yanan odunlarda balık olmuş. Bundan ders almayan, nemrut Allah’ı inkâr etmeye devam etmiş,” ben güçlüyüm ben yenilmezim” diyip böbürlenmiş. Allah bir sineği, görevlendirmiş nemruttun hayatına son versin diye. Bunu doyan nemrut alaylarına devam etmiş, sinek gelmiş nemrutun burnundan içeri girmiş beynine ulaşmış, sinek beyninde vızıldadıkça nemrut çıldırıyormuş başını dağlara vuruyormuş, bir sinek bile devin hayatına son verebilir, insanlık için iyi bir ders olmuş dilden dile dolaşıp günümüze gelen efsane…”
Enteresan bir şeylere bakıp şaşıyordu. yol boyunca ilk gördükleri şeyler değildi gördüğü ama tuhaf sanki ilk defa görüyordu.
Evin hayatına vardıklarında ağır gövdelerini taşımaktan zorlanan yeşil siyah tüyleri ve tamamen beyaz olan ördeklerin vır aklaması karşıladı onları, tavukların hızla yanaşmaları bile yaşamak için alınan bir nefes gibiydi.
Eve girdiklerinde, oyuncakları yerli yerindeydi, atarisi kamyonetti televizyona bağlanan oyun seti 16yıllık yaşamına renk katıyorlardı, sadık dostlarıydı, yatalak yaşamın can sıkıntısını gideren…
İyice bitkin düşen bedenini annesi babası incitmeden minderin üzerine bıraktılar annesi başını düzeltip bir süre baktı, mutfağa yöneldi oğlunun sevdiği yiyecekleri hazırladı, ailece sofraya oturdular annesi oğluna yemek yedirmeye çabalıyordu ama yemek yemiyordu, günlerce böyle devam etti.
Artık oldukça zayıf düşmüştü ne zaman annesi bakıp üzülse tatlı bir gülümsemeyle karşılık veriyordu. Tekrar hastaneye götürmeye karar verdiler. Babası götürecekti, eğer hastanede kalırsa amcası, annesi ve kardeşlerini götürecekti. Hastaneye vardıklarında doktorun kontrolünde işlemler hemen başlatıldı durumu çok kötüydü hemen yoğun bakıma alındı doktor sonucu biliyordu nasıl anlatacaktı babasına işte mesleğinin en kötü durumu.
Amcası, annesi kardeşlerinde getirdi. Doktor görmelerine izin verilmiyordu.
Hastanenin koridorunda ölüm sessizliği vardı hepsinin başı eğikti söylenecek kelimeler tükenmişti.
Doktor koridordan görününce annesi yığıp kaldı. Babası amcası annesini sakinleştirmeye çalıyorlardı, doktor yetişti. Sakin olun gözlerini açtı.
Buruk bir sevinç doldu; simalarına. Cam bölmede özlemlerini, giderme fırsatı verildi, sadece. Durum ciddiyetini kuruyordu.
Günlerce beklediler ayları buldu yinede umutlarını yitirmediler gerçeği kabullenmiyordu, bir türlü, o gün biraz iyiydi. Doktor yakından görmelerine izin verdi. İçeriye girdiklerinde upuzun yatıyordu.
Annesi ilk defa oğlunun boyunun uzamış gördü. Yüreği bir kez daha burkuldu, yatağa yaklaştı ellerini tuttu, ilaçların etkisiyle mayıştıktı. Bilincini henüz kayıp etmemişti mimiklerini zorlayıp gülümseye çabaladı, olmadı, tekrar denedi başardı, küçük bir gülüş can verdi ailesine başta annesine çıkmak istemiyorlar odadan, annesi bırakmak istemiyordu ellerini, hemşirelerin çabasıyla ellerinde kaymıştı oğlunun yumuşak elleri. Cam kenarına yığıldılar bir defa daha görmek için olumsuz bir şeyler vardı sanki hemşire koşarak ayrıldı odadan başka bir hemşirede aileyi uzaklaştırdı.
Annesi tekrar fenalık geçirdi hemşire, sakinleştirmek istediyse de olmadı. son çare olarak, sakinleştirici iğne yaptılar.
Hastanenin koridorunda annesinin çığlıkları yankılanıyordu. “_oooooooooooğlummmmmmmm, yavrum ne olur oğlum ne olur son bir defa gülümse!!!!!!!!!!!!!!”
Akşamüzeri, kardeşim beni aradı. Dizlerimin bağı çözüldü, ellerim titredi aklıma dolan gülüşün, sonsuz gidişi geldi, boğazıma düğümlendi. Köye vardığımda kız kardeşimin kollarına girmişlerdi, kapıya doğru sürüklüyorlardı, ağlamaktan kızaran yüzü giysilerinde yolunmuş saçları vardı. Görür görmez kollarım düştü erkekliğime, söz geçiremedim hungur, hungur ağlamaya başladım kız kardeşime, sarılırken paylaşmakla bile, eksilmeyen büyük acının ağır yükünü taşıyordum. Bir süre sarılı kaldık kollumuza girip içeriye aldılar oturttular, gözyaşlarımız seller gibi akarken ağıtlar yakıyordu. Yürek burkan ağlamamın şiddetini artıran kız kardeşimin ağıdıydı. “hep soruyordu!!!soruyordu, dayım ne zaman gelecek, özledim onu anası kurban, dayın gelemiyor kurbanın olduğum yavrum, bak dayın geldi sen nerdesin beraber resimler, yaparız demiştin anası kurban dayın geldi, sen nerdesin!!!!!! Bak herkes senin için gelmiş, kalk hürmet et boyunu, bosunu görsünler kalk yavrum!!!!!! Kalk dayın gelmiş, canım oğlum gün mü, gördün toprağa girdin, bizi neden bırakıp, gittin anan şimdi sensiz ne yapar oğlum !!!!!!!!!!!!!!!!oğlum!!!!!!!!! yalvarırım kalk “son bir defa gülümse anası kurban dayın geldi sen nerdesinnnnnnnnnnnnnnnnnnnnnnnnnnnnnn!!!!
Yiyenimdi kocaman yürekli delikanlı seni hiç unutmayacağım, yazarken dökülen gözyaşlarımın sebebinde varsın, bana gülümsedin gülümse yiyenim annende görsün…..
KAZIM DEMİR

İçeriği aşağıdaki sekmelerle değiştirebilirsiniz.

kazimdemir

kazimdemir Son yazıları (hepsini göster)